68. Kime uzun ömür verirsek onu yaratılışta baş aşağı çeviririz. Hiç akıl erdirmiyorlar mı ki gidiş nereye?
Bu âyette husûsîyle ihtiyarlık dönemimizi tefekkür etmemiz istenir. Ömrü uzamış yaşlı insanlara bakıldığı zaman, yaratılışlarının baş aşağı edildiği; bellerin büküldüğü, dişlerin döküldüğü, gözlerin görmez olduğu, kulakların duymaz olduğu, dilin dönmez olduğu, el ve ayakların gücünü kaybedip tutamaz ve yürüyemez hâle geldiği, kalbin sıhhatli atmadığı, midenin hazmetmediği görülür. Şâirin ifadesiyle: “Güzeşte-hüsn olanın perçemi cemâlinde Cenâze üstüne pûşîde Kâbe örtüsüdür.” (Yüsrî) “Güzellik çağı geçmiş olanların yüzlerine sarkan perçemler, içinde cenâze bulunan tabutun üstüne örtülmüş Kâbe örtüsüne benzer.” Herhalde “ömrün en rezil dönemi” diye isimlendirilen bu hâle kimse düşmek istemez; fakat düşüyoruz. Uyumamıza, uyanmamıza, günlerin geçmesine, kalbimizin atmasına ve kanımızın damarlarda akmasına engel olamadığımız gibi, ihtiyarlamamıza da engel olamıyoruz. Hz. Mevlânâ da bir temsille ruh-beden ilişkisini anlatarak insanın fâniliğine şöyle dikkat çeker: “Bahar mevsimi gelince, yeşillikler: «- Biz kendiliğimizden yeşerdik, sevinçliyiz, gülüyoruz, pek güzeliz» derler. Yaz mevsimi onlara der ki: «- Ey varlıklar, ben geçip gidince hâlinizi görürsünüz.» Beden de güzelliği ile övünür, nazlanır durur. Çünkü onda gücünü kuvvetini, kolunu kanadını gizlemiştir. Rûh bedene seslenir de der ki: «- Sen de kim oluyorsun? Ey sü
prüntü*lük, bir iki gün benim ışığımla dirilip yaşadın. Halbuki işven, nazın cihana sığmıyor. Dur hele senden bir ayrılayım, hâlini o zaman gör. Ey güzel varlık, senin için yanıp tutuşanlar, sen ölünce çabucak senin mezarını kazarlar. Bir an önce seni evinden atarlar. Sonra, seni yılanlara, karıncalara gıda olmak için toprağa gömerler. Sen hayatta iken, evinde, çok defa senin önünde ölüme râzı olan yok mu? İşte o, cesedinin pis kokusundan burnunu tıkar.»” (Mevlânâ, Mesnevî, 3265-3271. beyitler) İşte Kur’an, gaflet içinde boğulan insana bu gerçekleri hatırlatmak için lutfedilmiştir:
69. Biz Peygamber’e şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da. Ona verdiğimiz ancak bir öğüt, bir irşat kitabıdır; maksatları belli, gerçeği açıklayan bir Kur’an’dır.
70. Biz onu, kalben diri olanları uyarsın, kâfirler hakkında da deliller tamamlanıp ilâhî azap hükmü kesinleşsin diye indirmekteyiz.
Kur’ân- Kerîm’in hem söz hem de mâna itibariyle şiir olmadığı bellidir. Evvelâ Kur’ân’ın sözlerinde şiir sözünün vezin ve kâfiyesi yoktur. Mâna bakımından ise şiir, doğru olup olmadığına bakmaksızın hoşlandırmak veya tiksindirmek, coşturmak veya küstürmek gibi hisleri gıcıklayan hayalî kuruntulara, zannî kıyaslara ve hissî oyunlara aittir. Kur'an ise Hakk’ın doğru yolunu gösteren hikmetler ve hükümler ile irfan nuru, kesin iman rehberi bir ilâhî yadigârdır. Fakat kâfirlerin birçokları onu bir şiir gibi düşünmek ve düşündürmekte ısrar ettikleri, böylece peygamberi bir şâir gibi tanıtmak istedikleri için, Peygamber’e şiir öğretilmediği ve ne peygamberlik makamına şâirliğin, ne de Kur’an’a şiir demenin münâsip olmadığı beyân edilir. Kur’ân-ı Kerîm, başka değil, ancak bir zikir, Allah tarafından bir öğüt ve irşat kitabıdır. O, ibâdetlerde ve ibâdethanelerde okunup sevap kazanılabilecek, her türlü emir ve yasaklarına itaat edilmesi gereken Allah kelâmıdır. Kur’an, diri bir kalbe, selîm bir akla ve tertemiz duygulara sahip kimseleri uyarıp onları gafletten uyandırır. Çünkü ancak böyle sağ duyulu kişiler Kur’an’ın âyetlerine kulak verir ve onlardan etkilenir. Buna mukâbil yine Kur’an’ın inzârı karşısında inat ve ısrar ile inkâra devam edenlerin aleyhine azap sözü kesinleşmiş olacaktır. Hâsılı Kur’an, imtihan sahasında başarılı ile başarısızı, hidâyete erenle sapıklıkta kalanı, ebedî rahmete erenle azaba mahkûm olanı birbirinden ayıran emsalsiz bir ayıraçtır. Kur’an’ın bu furkân vasfı kıyâmete kadar devam edecek; bütün insanlığı tek Allah’a inanıp kulluk yapmaya çağıracaktır: