Cevap: Yasin suresi tefsiri
İlâhî tâlimatların esası ikidir: Birinci olarak def-i mefsedet yani zararlı şeylerin uzaklaştırılması gelir. Bu sebeple önce tüm kötülüklerin temsilcisi olan şeytana uyulmaması emredilmiştir. Çünkü o, insanın apaçık düşmanıdır. Tâ işin başında düşmanlığını ilan etmiş ve kıyâmete kadar bu işi yapmak için izin almıştır. Dünya imtihanının sırrı burada yatmaktadır. Hasan Basrî (k.s.) şöyle der: “Bir kimsede şu dört koruyucu olursa, Yüce Allah onu şeytanın şerrinden korur: ✓ Bir şeye karşı aşırı istek duyduğu zaman, kendini kaybetmemek, nefse hâkim olmak. ✓ Bir şeyden korktuğu zaman, yine kendini kaybetmemek, nefse hâkim olmak. ✓ Şehvet duyguları kabardığı anda onları dağıtmasını bilmek, nefse hâkim olmak. ✓ Öfke anında hemen şuursuz davranışlara girmemek, yine nefse hâkim olmak.” (Hânî, el-Hadâiku’l-verdiyye, s. 336-337) İkinci olarak celb-i menfaat, yani iyiliklerin kazanılması gelir. Bunun da esası tüm güzelliklerin kaynağı olan Allah’a kulluktur. O halde yalnızca Allah’a kulluk yapılacaktır. Zâten insanı cehennemden kurtarıp cennete götürecek dosdoğru yol da, Allah’a ihlasla kulluk yoludur. İnsan, yapılması gerekenleri dünyada yapmalıdır. Zira kıyâmet günü geçerli bir bahane uydurma imkân ve ihtimali yoktur. Çünkü:
65. O gün onların ağızlarını mühürleriz de, işlemiş oldukları günahları bize elleri söyler, ayakları da buna şâhitlik eder.
Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle anlatır: Rasûlullah (s.a.v.)’in huzurunda idik, tebessüm buyurdu. Sonra: “Niçin güldüğümü biliyor mu*sunuz?” diye sordu. Biz: “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedik. Şöyle buyur*du: “ Kulun Rabbine hitabından dolayı tebessüm ettim. O: «Ey Rabbim! Sen beni zu*lümden alıkoymadın mı?» der. Yüce Rab: «Evet» buyurur. Bu sefer kul: «Ben kendime karşı ancak kendimden olan şâhidi kabul ederim» der. Bunun üzerine yüce Allah: «Bugün sana karşı şâhit olarak kendin yetersin. Şâhitler olarak da kirâmen katibîn melekleri yeter» buyurur.” Efendimiz devamla buyurdu ki: “Allah o kişinin ağzına mü*hür vurur ve bu sefer azalarına konuş denilir. Azaları yaptıkları işleri söyler. Sonra onu konuşmak üzere serbest bırakır. Kul der ki: «Benden uzak olun, benden uzak olun. Ben sizin için mücâdele edip duruyordum.»” (Müslim, Zühd 17) Gerçek böyleyken, insanların hâlâ inkâra devam etmeleri şaşılacak bir durumdur. Onlar hiç düşünmüyorlar mı ki:
66. Dileseydik onların gözlerini büsbütün silme kör ederdik de, öylece yollara dökülüp koşuşurlardı. Ancak o zaman nasıl görebilirlerdi ki?
67. Dileseydik onların mâhiyet ve şekillerini değiştirir, kendilerini oldukları yerde dondurup çivileyiverirdik de artık ne bir adım ileri gidebilir ne de geri dönebilirlerdi.
Yüce Rabbimiz, insanları imtihan etmek için gereken bütün şartları hazırlamıştır. İnsana göz, kulak, kalp, akıl, irade ve idrâk vermiş, ona bir takım imkânlar sağlamış, onu canlı cansız diğer varlıklardan farklı yaratarak ona daha geniş bir hareket alanı çizmiştir. Eğer Allah, inkârları sebebiyle onların gözlerini büsbütün kör etseydi, hepsi mecburen imana koşarlardı. Yine onları inkâr ettikleri için insan şeklinden çıkarıp cansız bir taşa veya şaşkınlığından ne yapacağını bilmeyen bir hayvana çevirse ve onları oldukları yerde dondursaydı, ne ileri gitmeye güçleri yeter, ne de geri dönebilirlerdi. Eğer böyle yapsaydı imtihanın anlamı kalmazdı. Hâsılı Rabbimiz, insanı dar bir imtihan salonuna mahkum etmeyerek, yeriyle göğüyle ve bunlar içindeki varlıklar ile tüm kâinatı imtihan sahası olarak belirlemiştir. Bu bakımdan Allah’a kul olmak çok faziletli bir durum olmakla birlikte, kulluk imtihanı gerçekten ağırdır. (Kehf 18/7-8; Mülk 67/2) Allah Teâlâ’nın, önceki âyetlerde bahsedildiği üzere ister gözlerini tamâmen kör etmek, ister başka bir varlığa çevirip hareket imkânını elinden almak gibi insan varlığına yönelik istediği her şeyi yapmaya güç yetirebileceğinin en güzel misâli, yine insanın kendi hayatıdır:
______________________________
|